Kahvedeki Köpük ve Birbirimizi Okuma Sanatı
İstanbul'un bu erken bahar sabahları, her zaman böyledir. Pencereden vuran güneş ışığı, toz zerreciklerini havada asılı bırakmış bir sahne yaratır. Benim için bu anlar, benim de iç dünyamdaki o karmaşık denklemlerin çözülmeye başladığı zamandır. Üniversitenin odaya taşıdığı akademik ciddiyetle, hayatın ritmine uyum sağlamaya çalışan bir öğretmenin penceresinden bakışlarım oluyor bunlar.
Son zamanlarda, uzun soluklu bir ilişkinin en büyük sınavının, çoğunlukla en sıradan anlarda geçtiğine inanıyorum. Büyük jestler, romantik kaçamaklar veya önemli dönüm noktaları değil; aksine, birbirimizin rutinleşmiş hareketlerini, o artık otomatik pilota alınmış küçük ritüellerimizi yeniden anlamlandırma ihtiyacı doğuyor. Sanki ilişkinin "erken yazılımı" geçti ve artık kullanıcıların, yani bizlerin, derinlemesine sistem ayarlarını kavraması gerekiyor.
İşte bu durumu, geçtiğimiz hafta yaşadığımız küçük bir "veri kaybı" olarak düşünebiliriz. Her şey, sabah kahvesi ritüelinde başladı. Oysa başlaması gereken yer, o soğuk birleşme anıydı; yani günü kapatma ve ertesi güne hazırlanma telaşının olmadığı, sadece varoluşun olduğu o an.
Eşimle konuşulması gereken bir konu vardı; iki farklı projeden kaynaklanan, tamamen benim için değil ama bizim ortak yaşam alanımızı ilgilendiren bir organizasyonel farklılık. Konuyu açtığımızda, her ikimiz de kendi zihnimizde defalarca prova etmiş, en mükemmel teslimiyet senaryosunu sunmaya hazır olduğumuz için, sanki bir jüri karşısında savunma yapıyorduk. İşte o noktada, iletişim kurmanın en büyük düşmanının, savunma mekanizması olduğunu fark ettim.
Benim sunduğum argüman, benim için %10 üzerinden 9'uydu ve bu, benim gözümde kusursuz bir mantık yürütmeydi. Ancak karşımdaki duyduğum, benim için kabul edilemez bir dirençti. Oysa onun zihninde bu %9'luk farklılık, deneyimlediği bütün yorgunluğun ve örtük stresin üzerine eklenen bir yük gibi gelmişti. Sorunun kökeni, o anki konuyu oluşturan detaylarda değil; sanki o detayın bizim için taşıdığı duygusal ağırlıkta yatıyordu.
Bu durum, benim "analitik zihinle her şeyi çözerim" inancımın kibirli bir yanılgısı olduğunu gösterdi. Ben, her şeyi mantıksal bir akışla çözülebilir bir probleme indirgiyorum. Oysa ilişkiler, çoğu zaman siyah beyazın ötesindeki gri tonlamalarda yaşıyor. Oysa onlar sadece "iyi ya da kötü" diye sınıflandırılmaz; var olurlar.
Sessizliğin Çözümlemesi Gücü
O gün, nihayet o telaşı bıraktık. Kahve soğudu. Pencereden gelen sesler, şehrin devam eden ritmini anlatıyordu; bu, acele etmeye gerek olmayan bir doğa döngüsüydü. O an, konuyu tekrar açmadık bile. Sadece yan yana oturduk ve her birimizin kendi köşesinde o günün telaşını, aceleyle söylediklerimizi sindirdik.
Ve sonra oldu. Hiçbir cümle kurmadan, sadece aynı frekansta nefes alarak, o karmaşık düğüm çözüldü. Anladık ki, bazı konuların tam olarak konuşulması gerekmez; bazen sadece ortak bir sessizlikte kabul görmesi yeterlidir. Bu, kelimelerin yetersiz kaldığı o bilgeleşme anıdır belki de bizim için.
İlişkideki olgunluk, mükemmel bir senaryoyu yazmak değil; bazen de bilgisayarın kendini yeniden başlatmasına izin verip, sadece o anki koşulları kabul edebilmektir. Ve bu, en büyük sabrı gerektiriyor.
Selda Öztürk – İstanbul